Hayvanlar da tıpkı bizler gibi hastalanırlar. Tıpkı bizim gibi onlar da tedaviyi hak ederler. Ne var ki, beş çiftlik hayvanından biri her yıl tamamen önlenebilir hastalıklar yüzünden ölürken, birçok hayvan da acıya maruz kalmaktadır. Hastalıklar aynı zamanda toplumların gıda güvencesini etkiler ve uluslararası ticarete zarar verir. Bu yüzden tüm dünyada veteriner servisleri ve çiftçiler hayvanlarının refahını yükseltmek, onları hastalıklardan korumak ve hastalananları tedavi etmek için uğraşırlar. Hastalıklardan korunmak için iki temel prensipten söz edebiliriz: ya hayvanlar ile mikroorganizmaların temasını kesecek, ya da duyarlı hayvanları bağışık kılacaksınız.
Hastalıkları eradike etmek için bütün dünyada yoğun bir gayret sarf edilmektedir. Ne var ki bu konuda elde edilen başarılar birkaç ülke ve birkaç hastalıkla sınırlı kalmıştır. Bunun en önemli sebepleri arasında, mikro-organizmaların varlıklarını sürdürme kabiliyetleri, makro ve mikro çevrenin yeterince kontrol edilememesi, hayvanların bağışıklık seviyeleri sayılabilir. Hastalıklarla mücadele programları hazırlanmadan önce hastalığın niteliği, coğrafik yayılma durumu, popülasyonda görülme sıklığı gibi epidemiyolojinin ilgi alanına giren temel verilerin bilinmesi ve analiz edilmesi gerekmektedir. Bunun için, etkeni, etkenin kaynağını, konakçı ve arakonakçısını, bulaşma yolları ile vektörlerini, popülasyonun duyarlılığını doğru bilgilerle tanımlamak mecburiyeti vardır.
Mikroorganizmalar duyarlı hayvanların bünyesinde bulunup hastalık oluşturdukları gibi değişik çevre şartlarında da bir süre yaşayabilirler. Hastalık etkenlerinin hayat seyirleri ve enfeksiyonun oluşum safhaları bilinirse hastalık çıkışları önlenebilir. Patojenlerin çevreye bulaşması değişik yollarla (dışkı, salya, idrar vs..) olmaktadır. Bulaşmanın ilk adımı; mikroorganizmanın hasta hayvandan çevreye bulaşması ile başlar. Etkenlerin çevreye yayılması vücut yüzeyinden atılan kıl, lezyon, ağız ve burun akıntısı, sekresyon, süt, dışkı ve idrar, sperma, yumurta, göz yaşı ve kan vasıtasıyla olmaktadır. Mevcut etkenin duyarlı hayvanın vücuduna alınması ise sindirim sistemi, solunum yolu, temas ve deri yoluyla olur. Görüldüğü gibi mikro organizma konakçı hayvandan atıldıktan sonra duyarlı başka bir konakçıya ulaşıncaya kadar hayatını idame ettirmek zorundadır. Bu zincirin kırılması hastalıkların çıkmasını zorlaştıracaktır. Birçok salgın hastalık dış kaynaklı (vücut dışından) olup duyarlı hayvanlara bilinen yollarla ulaşır. Etken ile hayvanın irtibatını kesmek için bazı tedbirler alınabilir. Yerleşim öncesi barınakların dezenfekte edilmesi, içme sularının temizliği, kuş, böcek, fare, köpek gibi taşıyıcılar mücadele edilmesi, dışkı ve diğer ahır atıklarının uygun şekilde saklanması, ölen hayvanların uygun şekilde imha edilmesi, güvenilir yemlerle beslenmesi, temiz su bu tedbirlerin başında gelir.
Hayvan hastalıklarının yayılmasını önlemek öncelikle veteriner servislerinin görevi olmakla birlikte, çiftçilere de düşen önemli görevler bulunmaktadır. Çiftçilerin kendi işletmelerinde hayvan refahını gözetmek, biyogüvenlik tedbirlerini almak, doğru besleme yapmak gibi görevleri bulunmaktadır. Bunun için çiftçilerin modern aşılara, antibiyotiklere ve tedavi gereçlerine sahip olmaları ve veteriner hizmetlerine kolay erişebilmeleri gerekmektedir.
21. yüzyılda ölümcül hastalıklara karşı elde edilen başarılarda en büyük pay aşılar ve modern ilaçlara aittir. Bu sayede salgınların önüne geçilmiş ve tedavi imkanları elde edilmiştir. Aşılama doğru zamanda ve uygun aşı ile yapılmalıdır. Öte yandan aşıların muhafazası ve uygulanması aşılama başarısında önemli rol oynar. Gözden uzak tutulmaması gereken bir diğer husus da bakteri ve virüslerin alt tipleri ve hastalık oluşturma potansiyelleridir. Bakteri ve virüsler aynı olmakla birlikte farklı coğrafyalarda farklı alt tip/türleri bulunabilir. Alt tiplerin aralarında genetik farklılık bulunan gruplarına suş denir. Farklı suşların dış etkilere dayanaklıkları da farklı olabilir. Bu yüzden ulusal veteriner laboratuvarlarının ülkelerinde seyreden hastalıkların ve bunları yapan etkenlerin tüm özelliklerini doğru bilmesi gerekmektedir. Eğer bu bilgilere sahip değilsek hastalıklarla yapılacak mücadele yetersiz kalabilir.
Aşılama ve biyogüvenlik önlemleri ile hastalıkları önemli ölçüde önlemek mümkün ise de yine de hayvanların hastalanması kaçınılmazdır. Böyle durumlarda hasta hayvanların tedavisi gerekir. Veteriner hekimler tedavide antibiyotiklerden ve diğer kimyasallardan yararlanırlar. Ancak, burada dikkat edilmesi gereken husus aşılamada olduğu gibi tedavinin de doğru ilaçla, doğru dozda, doğru zamanda ve doğru gözetim ile yapılmasıdır. Tedavide ilaçların etkili olması için “mümkün olduğu kadar az, gerektiği kadar çok” prensibi geçerlidir. Veteriner hekimlerin tedavide kullanacakları antibiyotiklerin ve diğer veteriner tıbbi ürünlerin türe özgü olmasına ve ilaçların arınma sürelerine dikkat etmesi gerekir. Aksi takdirde bu hayvanlardan elde edilen et, süt ve yumurtada kalıntı sorunu ortaya çıkar ve tüketilmelerine izin verilmez. Ne var ki, ülkemizde özellikle toplu tedavilerin yapıldığı kanatlılarda buna özen gösterildiğini söyleyemeyiz.
Günümüzde nüfus artışı, dünyanın değişik yerlerindeki çatışmalar, göçler, seyahatler ve iklim değişikliği gibi nedenlerle hayvanları sağlıklı ve üretken kılmak daha da zorlaşmıştır. Bunun için veteriner hekimlerin mevcut duruma yeni cevaplar bulması ve sorunları hızlı tanımlayabilen daha derin uzmanlık alanları yaratması icap etmektedir. Önümüzdeki 5-10 yıl içinde hastalıklar ile mücadelede bazı eğilimler öne çıkacaktır. Bunların ilki, risklerin erken tespitine dönük izleme ve gözetim sistemlerinin devreye girmesidir. Taşınabilir teknolojiler sayesinde hastalıkların çıkışı ve yayılışı kolay takip edilebilecek ve raporlama hızlanacaktır. Akıllı küpeler ile hayvan hareketleri izlenebilecek erken uyarı sitemleri devreye girecektir. Öne çıkacak ikinci husus ise hayvan refahının daha da önem kazanması olacaktır. Hayvanların sağlıklarını koruma çabaları ile onların refahını yükseltilmesi beraber yürüyecektir. Öte yandan hayvansal proteine olan ihtiyacının artması nedeniyle balıkçılık ve diğer küçük türlerin yetiştiriciliği ve sağlığı üzerine araştırmalar yoğunlaşacaktır. Bütün bunlar kamu ve özel sektör iş birliğini zorunlu kılmaktadır.
Görünen o ki, bir taraftan hayvancılığın modernizasyonu devam ederken, diğer taraftan hastalıklar çeşitlenecek, yeni veteriner tıbbi ürünlerine ihtiyaç olacak, insan, hayvan ve çevre sağlığını beraber düşünmek zorunlu hale gelecektir. Bu gelişmelerin anlamı veteriner hekimliğin öneminin artması demektir. Öyleyse her ülke veteriner hekimlik eğitimini gözden geçirmeli ve ulusal veteriner servisini yeni gelişmelere göre yeniden yapılandırmalıdır.
8 ARALIK 2019





