Ülkemiz bir zamanlar tarımda kendi kendine yeterli kabul edilirken, son yıllarda bu özelliğini yitirdiği görülmektedir. Tarımsal ürün ithalatının hem çeşit hem de miktar olarak artmasını normal karşılayan bazı ekonomist ve yöneticiler ise değişik nedenlerle kendi kendine yeterliliğin tam olarak sağlanamayacağını ileri sürmektedirler. Hatta “paramız var ki ithal ediyoruz” diyerek ekonomik gücümüze atıf yapmaktadırlar. Ama işin aslı öyle değil. Tarımsal ürün ithalatının sebeplerini irdelediğimiz zaman ilk göze çarpan hususun izlenen yanlış tarım politikaları ve gıda enflasyonunu ithalat ile terbiye etme yaklaşımı olduğunu görmekteyiz. Ayrıntıya baktığımızda ekili alanların azaldığını, geçmişte hiç ithal etmediğimiz mercimekten patatese, soğandan sarımsağa, kasaplık hayvandan damızlığa ve lop ete kadar hem bitkisel hem de hayvansal ürünlerin ithal edilmeye başladığını ve çiftçinin refah düzeyinin yükselmediğini görmekteyiz.
Ekonomik yeterliliğin mutlak anlamda gerçekleştirilmesi mümkün olmayabilir. Ancak gıdada kendi kendine yeterlilik stratejik bir ulusal hedef olarak benimsenmeli ve tarım politikaları buna odaklanmalıdır. Tarım milli gelire ve istihdama katkı sağlaması, sanayi sektörünün ham madde ihtiyacını karşılaması, diğer sektörlere sermaye aktarması, çevreyi koruması, ihracata doğrudan ve dolaylı katkıda bulunması gibi nedenlerle tüm toplumlar için önemli bir sektördür. Ancak bu yazıda tarımın sadece gıda güvencesi için vazgeçilmezliği ele alınacaktır. Gıda güvenilirliği (food safety) ve gıda güvencesi (food security) kavramları birbiri ile yakın ilişkili oldukları için sıklıkla karıştırılmakta ve birbirinin yerine kullanılmaktadır. Bu yüzden tarım-gıda güvencesi ilişkisine geçmeden önce bu iki kavramın tarifini yapmak istiyorum. Gıda güvenilirliği gıdaların üretimden tüketime kadar olan süreçte gıda kaynaklı rahatsızlıklara ya da hastalıklara neden olan fiziksel, biyolojik ve kimyasal nitelikteki çeşitli risk unsurlarını önleyecek, zararsız kılacak ya da elimine edecek yaklaşımları ele alan bir kavram. Gıda güvencesi ise bir toplumun beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için yeteri miktarda, güvenilir ve besleyici gıdaya erişimine vurgu yapan bir kavramdır.
Bu kısa tariften sonra gıda güvencesini önemli kılan bazı hususlara değinmek istiyorum. Önce malumu ilan edelim. Her insan yaşamak için gıdaya bağımlıdır ve yemek zorundadır. Gıdaya erişim temel insan haklarından en önemlisidir. Gıda bir toplumun ekonomisinin temelini oluşturur. Bunun yanında, yeterli gıda toplumun kendine güvenmesinin temel unsurudur. İş sağlar, kültürü geliştirir ve halk sağlığını destekler.
Tüm ulusal hükümetler ile uluslararası tarım politikaları ile ilgili Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO), Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) ve Dünya Hayvan Sağlığı Örgütü (OIE) gibi kuruluşlar her zaman gıda güvencesine önem vermişlerdir. Çünkü gıda güvencesinin sağlanamaması insan sağlığı, siyasi istikrar, toplumsal huzur ve güvenli gelecek açısından tehlikeli bir süreçtir. Küresel gıda güvencesine dair yapılan değerlendirmeler 2050 yılında dünya nüfusunun 9 milyara ulaşacağını ve gıda talebinin bugünkünden %60 daha fazla olacağını söylemektedir. Bu yüzden Birleşmiş Milletler, 2030 yılı için 17 Sürdürülebilir Kalkınma Amaçlarından ikincisi olarak, açlığa son vermeyi, küresel ölçekte gıda güvencesini sağlamayı ve tarımın teşvik edilmesini kararlaştırmıştır. Bu hedefe ulaşmak için öncelikle tarımı üretken kılacak modeller geliştirilmelidir. Başarısızlığın sonucu ise yetersiz beslenme, açlık ve hatta toplumsal çatışmalardır.
Şurası bilinmelidir ki; gıda güvencesi sadece insanları beslemekle ilgili değil, aynı zamanda ekonominin ve toplumun hemen tüm yönleriyle de ilgilidir. Gıda güvencesini sağlamanın bazı zorlukları vardır. Nüfus artışı ve kentleşme bu zorlukların başında gelmektedir. Sadece nüfus artmakla kalmıyor, aynı zamanda insanların beslenmesi, beğenileri ve tercihleri de değişiyor. İnsanlar daha varlıklı hale geldikçe, işlenmiş gıdalar, et ve süt ürünleri bakımından daha zengin yiyecekler yemeye başlarlar. Bu, daha fazla et üretmek, daha fazla tahıl yetiştirmek ve işlemek anlamına gelir.
Öte yandan iklim değişikliği sonucu oluşacak kuraklık ve sıcaklık artışları ile dünyadaki kara kütlesinin %40’ınin çöllere dönüşmesi, tarımsal üretimin düşmesi beklenmektedir. Su kıtlığı ise yaklaşmakta olan bir başka krizdir. Bir kilogram buğday üretmek için yaklaşık 1.500 litre su ve bir kilogram sığır eti üretmek için yaklaşık 16.000 litre su gerektiğini düşünürsek, 2050 yılında dünya nüfusunu beslemek için iki kat daha fazla suya ihtiyacımız olacak. Gelişmiş ülkelerde tarımda çalışan nüfus %2 civarındadır ve genç çiftçi sayısı gittikçe azalmaktadır. Bu daha az üretim ve maliyetli üretim, dolayısıyla gıda fiyatlarının yükselmesi demektir. Bütün bunlar gıda güvencesini tehdit eden unsurlardır ve acil tedbirler alınmasını gerektirmektedir.
Siyasi, ekonomik ve sosyal sorunlar yaratması muhtemel gıda güvencesi, konusunu ülkemiz açısından değerlendirmeden önce tarımdaki gelişmelere bir göz atmakta fayda var. Türkiye’de genel ekonomide sağlanan bazı gelişmelere rağmen tarım kesiminin sorunları azalmamış, yapısal sorunların çözümüne dönük bir ilerleme sağlanamamıştır. Hayvan ıslahı tamamlanamamış, sağlıklı sürüler oluşturulamamıştır. Halen ülkemizde birçok bakteriyel, viral ve paraziter hastalık hem hayvan sağlığını hem de zoonotik yönüyle insan sağlığını tehdit etmektedir. Tarımsal üretimde yüksek maliyet, su kıtlığı ile rekabet edebilirlik gibi sorunlar kronikleşerek sürmektedir.
Türkiye gıda fiyatlarında artışa neden olan dış etkenleri bertaraf edemese bile oluşturacağı yeni tarım politikaları ve güçlü tarımsal ürün pazarlama ağı ile Türk toplumunun tamamının gıdaya erişimini sağlayabilir ve herhangi bir kıtlıkla karşılaşmaz. Bunun için öncelikle yapılması gereken üretim artışı sağlamaktır. Türkiye tarımsal destekleri sınırlandıran DTÖ tarım anlaşmasının uygulanması ve AB gümrük birliği anlaşmasının genişletilmesi süreçlerine dikkatli yaklaşmalı ve milli güvenliğimizi de doğrudan ilgilendiren gıda güvencesini dışa bağımlı hale getirecek çözümlerden uzak durmalıdır.
Küresel gıda üretimi dünyayı besleyecek miktarda olmasına rağmen açlık ve gıda güvencesizliğinin devam etmesi sorununun gıdanın adil bölüşülmemesi ve gıdaya erişimin yetersizliğinden kaynaklandığını unutmamalı ve doğacak bir krizde gıda ticaretinin daha da karmaşık hal alacağını bilmeliyiz. Böyle bir durumda paranız olsa bile gıda temin edemeyeceğiniz açıktır. Yani şimdiden ithalat dışında seçenek üretmek zorundayız. Yaşadıklarımız, tarımsal kitlerin (Et-Balık Kurumu, SEK vb.) özelleştirilmesinin hatalı bir uygulama olduğunu, Toprak Mahsulleri Ofisinin gerekli olduğunu, hatta hayvansal ürünlerde de benzeri müdahale kuruluşlarının oluşturma zorunluluğunu öğretmiş bulunmaktadır. Öte yandan “Dünya tarım fiyatları ucuzsa neden çiftçiyi destekliyoruz, ithalat yapalım” görüşünün ne kadar yanlış olduğu ortaya çıkmıştır. Ülkelerin geliştirdiği başka bir tavır ise fiyatı yükselen ürünlerin ihracatını kısıtlamak veya tamamen durdurmak olmaktadır. Buna en yakın örnek olarak 2008 de Rusya’nın buğday ithalatını durdurmasını verebiliriz. Paramız vardı ama ülke olarak Rusya’dan buğday alamamıştık. Benzer kararları Türkiye’nin de aldığını görmekteyiz. İki yıl önce yem, geçen haftalarda ise soğan ve patates ihracatına kısıtlama getirilmesi en canlı örneklerdir. Her iki durumda da ülkelerin amacı kendi toplumlarının gıda güvencesini öncelemektir. Salgın hastalıklar, sel, kuraklık gibi doğal afetler, kıtlık gibi nedenlerle küresel gıda krizleri her an kapımızı çalabilir.
Öyleyse önce tarım, sonra tarım yine tarım…
10 Ocak 2020





